16 Temmuz 2009 Perşembe

insan ömrü uzuyor

Spekülasyon yapmaktan hiç çekinmiyor. Son derece normal bir şey söylermiş gibi, "Sonsuza kadar yaşamak mümkün, çözeceğim bu işi" diyor. "Herhalde hafiften sıyırmış" diyebilir, ciddiye almayabilirsiniz. Ama dünyadaki önemli biyologlar ve tıp adamlarının hepsi, fikirlerine tamamıyla katılmasa da kesinlikle ciddiye alıyor onu. Tezlerini çürütemiyorlar.

Hikayesi kısaca şöyle: Bilgisayar mühendisiyken insanlığın en büyük sorununun yaşlanmak olduğuna karar veriyor ve bu sorunu çözmek için Cambridge Üniversitesi’nde gerontoloji okuyor. Sonra yaşlanmayı tedavi etmek için deneyler yapan bir vakıf olan SENS’i kuruyor. Şimdi dünyanın önemli merkezlerinde konuşmalar yapıyor, zenginlere derdini anlatarak deneyleri için bağış toplamaya çalışıyor. Eğer yeterli parayı bulur, deneyler istediği hızda ilerlerse önümüzdeki 25 yıl içinde büyük değişimler yaşayacağız. Ona göre şu anda 50 yaşlarında olan kişilerin 1000 yaşını görmesi hiç de uzak bir ihtimal değil. Ha bu arada onun ömrü bu değişimlerin yaşanmasına yetmezse, kendini dondurtmak için bir şirkete para vermiş. Zamanı geldiğinde hayata dönebilsin diye. Acayip diye boşuna demiyorum.

Siz biomedikal gerontologsunuz. Ne iş yapıyorsunuz yani?

-Yaşlanmayı yenmeye çalışıyorum, işim bu.

Yaşlılarla ilgilenen bilimdalı geriatri değil miydi? Sizinkinin farkı ne?

-Üç tip gerontoloji var: Bio-gerontoloji, geriatri ve biomedikal gerontoloji. Geriatri yaşlıların sağlık sorunlarıyla ilgilenir. Bio-gerontoloji yaşlanmanın sebeplerini derinlemesine çözmeye çalışır. Ama onlar sismologlar gibidir, depremlerin insanları öldürdüğünü bilirler ama nasıl engelleyebiliriz diye uğraşmazlar. Benim branşım olan biomedikal gerontoloji ise yaşlanmaya savaş açmıştır. Yaşlanmanın engellenmesi için yeni terapiler bulmaktır işi.

Bütün canlılar yaşlanıyor, hatta elektronik eşyalar, otomobiller bile. Doğal bir sonuç değil mi bu? Siz niye yaşlanmaya, tedavisi aranan bir illetmiş gibi yaklaşıyorsunuz?

-Doğal olmasına doğal bir sonuç ama söylediğin gibi makineler eğer iyi bakılır ve tamir edilirse yaşlanmaz. O yüzden hálá 100 yıllık arabalar çalışır durumda. Nasıl bakım ve onarım, makinelerin ömrünü uzatıyorsa, canlılarınkini de uzatır. Tek ihtiyacımız olan bu bakım ve onarımı insan vücudu üstünde gerçekleştirebilecek teknolojileri icat etmek.

Makalelerinizde, yaşlanmamıza sebep olan 7 adım var, bunları aşarsak olayı çözeriz diyorsunuz. Nedir 7 adım?

-Birincisi hücre kaybı. Zamanla hücreler ölür ve vücut yenilerini üretmemeye başlar. İkincisi mutasyon. DNA dizinimizde bazı değişiklikler olur ve bunun sonucunda hücreler ihtiyacı olan proteini üretemez hale gelir. Üçüncüsü hücrelerimizin enerji deposu olan mitokondrianın mutasyona uğraması. Dördüncüsü, ölmeye direnen hücreler. Yeni hücrelerin yapılması için bazılarının ölmesi gerek ama biz yaşlanınca bazı hücrelerimiz inat eder, yerlerini yeni hücrelere bırakmaz. Beşincisi dokuların sertleşmesi. Altı ve yedincisi de hücrelerin hem içinde hem dışında olan bir maddenin yok olması, böylece hücrelerin bölünme sürecini nasıl yapacağını unutması.

Somon balıklarının cinsel organlarını kesince yaşlanmaları durmuş. Bizi hormonlar da yaşlandırmıyor mu?

-Testesteron hormonunun yaşlanmayı hızlandırdığı bir gerçek ama çok çok az bir etkisi var diyebilirim. Dolayısıyla iğdiş etme yöntemiyle kimse uzun süre genç kalamaz.

MIT ÜNİVERSİTESİ YANILDIĞIMI İSPATLAYANA ÖDÜL VERECEK

Dünyanın en prestijli üniversitelerinden MIT’nin "Aubrey de Grey’in stratejilerinin yanlış olduğunu bulana para ödülü" koyduğu doğru mu?

-Evet. Doğrusu bu benim çok hoşuma gidiyor çünkü ben de en az MIT’deki bilim adamları kadar haklı olup olmadığımı bilmek istiyorum. O yüzden verilecek ödülün yarısını benim vakfım SENS karşılayacak.

50 YAŞINDA BİR İNSAN HASTANEYE YATIP 30 YIL GENÇLEŞECEK

Size göre bu 7 adımı nasıl aşarız?

-Benim stratejim şu: Hücrelerimizle ilgili bizi yaşlandıran bu 7 adımı engellememiz imkansız ama olduktan sonra düzeltebiliriz. Yani önlemek değil, tedavi etmek.

İyi ama nasıl? Bir ilaçla mı, aşıyla mı?

-İlaç denemez. Bu 7 adımın her biri için ayrı ayrı tedavi yöntemleri olarak düşün bunu, hepsi aynı anda yaşlı insana uygulanacak. İçinde ilaçlar da olacak, gen ve kök hücre terapilerine benzeyen kapsamlı yöntemler de...

Mesela sağlıklı ama orta yaşlı bir insan yaşlanmayayım diye hastaneye mi yatacak bu tedaviyi almak için?

-E tabii. İlk etapta ulaşmaya çalıştığımız, sadece hastanelerde uygulanabilen tedavi kokteylleri yapabilmek. Ama araştırmalar devam ettikçe yaşlanmaya başlayan insanların evlerinde alabilecekleri haplar ve enjeksiyonlar da çıkacak.

Kaç yıl daha uzun yaşamak için bütün bunlar?

-Limit yok, eğer bunu başarabilirsek sonsuza kadar yaşamak mümkün.

Kaç yaşında başlayacak insanlar bu yaşlanma karşıtı tedaviye?

-30 erken, 80 çok geç. En uygunu 50 yaş. Robust Human Rejuvenation (RHR) diye bir deyim kullanıyorum. Anlamı; "Sağlam İnsan Gençleştirmesi." Sözünü ettiğim bu tedaviler 60 yaşında bir insana uygulandığında, o kişi 30 yaş gençleşiyor. 30 yıl sonra yeniden bu tedavileri uyguluyor, böyle böyle devam ediyor.

Kaç yaşına kadar?

-Dedim ya isterse sonsuza kadar.

E diyelim ki oldu, peki bin yaşındaki insan neye benzeyecek?

-Genç bir yetişkin gibi görünecek ve öyle hissedecek.

Film gibi bir şeyden söz ediyorsunuz. Bu söylediğiniz tedavi yöntemlerine ne zaman ulaşırız takriben?

-Şu anda hangi noktada olduğumuzu anlatayım önce: Farelerin ömrünü uzatmaya çalışıyoruz. İşe yarayan yöntemler var. Fakat bunu tam olarak senin anlayabileceğin şekilde kelimelere dökemiyorum. Farzet ki 1900 yılındasın, Wright Kardeşler’le ilk uçağı inşa etmelerinden tam 3 yıl önce röportaj yapıyorsun. "Ne durumdasınız" diye soruyorsun. Birkaç gün önce motora ekledikleri bir parçanın ne kadar önemli olduğunu sana anlatmakta güçlük çekeceklerdir. Ben de aynı durumdayım.

Yani daha çok yol var, öyle mi?

-Hayır. Önümüzdeki 10 yıl içinde farelerin ömrünü uzatmayı başaracağız. Bunu başardıktan 15 yıl sonra da sağlam insanın ömrünü 30 yıl daha uzatabilecek noktaya gelebiliriz. Fare deneylerinde başarılı olmamız çok büyük ihtimal, insana geçme hızımızın 15 yıl olması yüzde 50 ihtimal. Yani 25 yıl içinde büyük değişimler yaşamamız hiç de zor değil.

Henüz kansere çare bulunamadı, siz 1000 yıl yaşamaktan söz ediyorsunuz?

-İyi ama kansere çare bulmakla yaşlılığa çare bulmak arasında çok sıkı bir bağ var zaten. Kanserin oluşumu benim yaşlılığın sebebi olarak saydığım 7 adımla doğrudan ilintili. Örneğin şu anda özel olarak kanserin oluşumunu engelleyecek bir tedavi üstüne çalışıyoruz. Kanser hücrelerinin çoğalmasına neden olan bir gen var, onu tamamen silmekten söz ediyorum.

YILDA 100 MİLYON DOLAR

Tüm bu deneyler için ne kadar para lazım size?

-Maksimum hızda ilerlememiz için yılda 100 milyon dolar. Bu tabii fare deneyini halledene kadar.Farelerin ömrünü uzattıktan sonra kimsenin para bağışlamasına gerek kalmayacak çünkü bütün devletler gerekli parayı verecek.

Şu anda dünyadaki zenginlerden bağış bekliyorsunuz ama...

-Evet onlara stratejilerimi anlatıyorum ve destek olmalarını istiyorum. Henüz çok azı söylediklerimi kavradı ve bağış yaptı. Ama sayıları giderek artıyor, emin ol.

SENS adında yaşlanmayla savaşmaya odaklanmış bir vakfınız var. Bütün bu deneyleri o vakıf mı yapıyor?

-Hayır, topladığımız parayı dünyada bu işle ilgilenen prestijli laboratuvarlara veriyoruz, ayrıca SENS’in kendi laboratuvarı ve ekibi de var.

Sizden başka dünyada sadece yaşlanmayla ilgili araştırmalar yapan kaç şirket veya bilim adamı ekibi var?

-Pek yok, ama bu sorun değil çünkü bir çoğu Alzheimer hastalığını çözmeye uğraşırken aslında yaşlılıkla savaşmada işe yarayacak terapiler geliştirmiş oluyor.

2500 DOLARA KÖK HÜCRELERİNİZİ SAKLATMAK MÜMKÜN

Son 10 yıldır yeni doğmuş çocukların göbek bağı kordon bankalarında saklanıyordu. Mantık; kordondaki kök hücrelerin, çocuğun ileride başına gelebilecek önemli rahatsızlıkların tedavisinde kullanılmasıydı. Fakat şimdi teknoloji değişti, artık yetişkinlerin kök hücreleri de basit bir işlemle toplanıyor ve ihtiyaç halinde kullanılmak üzere dondurulabiliyor. Böylelikle hastalık ya da yaşlılık nedeniyle zarar görmüş, yıpranmış organlar kişinin sağlıklı kök hücreleri kullanılarak onarılabiliyor. Kök hücre saklama işi yıllar içinde ucuzladı da. Örneğin Assure Immune adlı şirkete 2 bin 495 dolar veriyorsunuz, kök hücrelerinizi alıyor. Saklama ücreti yıllık 219-349 dolar arasında değişiyor.

MESANENİN AYNISI YAPILDI SIRA DİĞER ORGANLARDA

Hepimiz sonsuza kadar yaşarsak dünya nüfusu ne olacak?

-Bunu tahmin etmek imkansız. Bugün itibariyla zaten büyük bir nüfus problemimiz var. Bunu başka gezegenleri yaşanacak hale getirerek de çözemeyeceğiz bana göre. O yüzden insanların ömrü uzadığında dünyada çok daha az çocuk olacak. Bu biraz zor bir seçim gibi görünebilir şimdilik: Uzun yaşamak mı, çocuksuz bir dünya mı? Ama zamanı geldiğinde eminim insanlık uzun yaşamayı seçecektir.

Sonsuza kadar yaşamak bütün ahlak kodlarını, inanç sistemleri çökertmez mi?

-Elbette hayır. Öyleyse senin mantığına göre, insanların iyilik yapmasındaki tek sebep öldüğünde cennete gitmek. Böyle bir şey olur mu! Öyleyse ateistlerin hiçbir ahlak kodu yok! İnsanlığın ahlaki temeli "iyilik yaparsan iyilik bulursun" mantığı üstüne kurulu değil mi? Ömrün uzamasıyla bunu niye kaybedelim?

Arada bir "Adam o kadar zengin ki, gençleşmek için gitmiş organlarını yeniletmiş" gibi efsaneler duyarız, bunlar efsane değil mi?

-Mantıklı değil. Eğer karaciğer yetmezliğinden musdaripseniz, karaciğer nakliyle sağlığınıza kavuşursunuz. Ama durduk yerde yeni bir karaciğer sizi gençleştirmez. O insan yine yaşlanır.

Peki bugünkü teknolojiyle organlarımın aynısından yaptırıp yaşlandığımda yenileriyle değiştirebilir miyim?

-O noktaya gelmemize çok az kaldı. Mesela araştırmacılar mesanenin aynısından yapmayı başardı. Şimdi diğer organlar üstünde çalışıyorlar.

Sizin de kendinizi dondurmayı düşündüğünüzü duydum. Doğru mu?

-Evet, bu işleme cyropreservation deniyor. Bunu yapan bir şirketle anlaştım.

İnsan öldükten sonra niye donmak ister ki?

-Eğer ömrüm bilimin yaşlanmayı yendiğini görmeye yetmezse öldüğümde dondurulmak isterim, niye istemeyeyim? Böylece bilim ilerlediğinde tekrar hayata dönebilirim. Hayata döndüğümde de ölüm sebebim neyse bilim ona da çare bulmuş olacak. Şimdilik bu dondurma işlemi ölmeden önce çok ileri derecede bunayan kişilere önerilmiyor. Çünkü o insanlar fonksiyonel olarak ölmemiş olsa da uzun süre önce beyinleri ölmüş oluyor. Bu durumu onarmak imkansız.

UZUN YAŞAMANIN 11 KURALI

Kızgın olmak iyidir. Harvard Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre öfkesini biriktirmeyen ve dışa vuran erkeklerin ölümcül kalp krizi geçirme riski yarı yarıya azalıyor.

Soğuk duş alın. 100 yaşını görenlere sırrınız nedir diye sorulduğunda buz gibi suya girmek cevabını verirler. Virginia Üniversitesi bilim adamlarına göre soğuk su, beyaz hücrelerin aktivitesini artırıyor, tümör oluşumlarını engelliyor.

Seks süperdir. Bristol Üniversitesi’ne göre haftada iki kez orgazm olmak ömrü 8 yıl uzatıyor.

Baharatlı hayat demek ağrısız hayat demek. Cincinnati Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre körinin içinde bulunan tumeric adlı madde hem sindirime iyi geliyor, hem de ödem ve ağrıyı önlüyor.

Hidayete erin, olsun bitsin. California Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre kiliseye düzenli gidenlerin, gitmeyen akranlarına oranla yüzde 21 daha uzun yaşadığı tespit edilmiş. Yani dindarlık ömrü uzatıyor.

Makul miktarda stres faydalıdır. Çoğu zarar ama ortalama stres ömrü uzatıyor. Hamileler üzerinde yapılan bir araştırmaya göre stresli kadınların gamsız kadınlara oranla daha zeki ve yetenekli çocukları oluyor.

Şarkı söyleyin, içiniz açılsın. Düzenli olarak şarkı söylemek tansiyona ve çarpıntıya iyi geliyor. Bir koroda şarkı söyleyen yaşlı insanlar daha az doktora gidiyor, daha az düşüyor ve daha az ilaç kullanıyor.

Sert su saça ve çaydanlığa zarar, size faydalı. Çeşmeden akan suyun sert olduğu bölgelerde kalp hastalıklarına daha az rastlanıyor. Sert suyu faydalı yapan içindeki yüksek magnezyum ve kalsiyum oranı.

Diş ipi hayat kurtarır. Diş etlerinin iltihaplanması bağışıklık sisteminin yoğun çalışmasına sebep oluyor, bu da kalp hastalığının riskini artırıyor. Harvard Üniversitesi 12 yıl boyunca 41 bin erkeği izledi. Bu erkeklerden ağzında 24’ten az diş olanların yarısından fazlası felç geçirmiş.

Geç doğurun. Bir araştırmaya göre 40 yaşından sonra anne olan kadınların genç annelere göre uzun yaşama şansı 4 kat daha fazla.

Düşük kalori ömrü uzatır. Cornell Üniversitesi düşük kaloriyle yaşayan kişilerin ömrünün uzadığını 1930’larda kanıtlamıştı. Düşük kaloriyle yaşayan birinin günlük rutini şöyle: Kahvaltıyı pas geçiyorlar. Öğlen 1000 kalorilik bir öğün yiyorlar. Bu öğünde genelde karides, domates, zeytin, fındık, çilek veya kiraz var. Akşam yemeği de 600 kaloriyi geçmiyor.

FARZEDİN AUBREY BAŞARAMADI VE ÖLMEK KAÇINILMAZ OLDU...
Yüksek yerden düşerek ölmek en kolay ölümlerden biri. Eğer 145 metreden yüksek bir yerden düşerseniz yere 200 km hızla çarparsınız. Bu da çarpmadan sonra çok kısa bir süre içinde ölmeniz anlamına gelir çünkü sadece kalbiniz patlamakla kalmaz, kırılan kaburgalarınız akciğerinizi deler.

Kafanın koparılması da tercihe şayan olabilir çünkü sonuca çok çabuk ulaşılıyor. Giyotin kafayı vücuttan kopardıktan sadece 10 saniye sonra ölmüş oluyorsunuz.

Asılmak, eğer kişi yüksek bir yerden bırakılırsa son derece hızlı bir ölüm. Çünkü boyun anında kırılıyor. Alçak bir yerden bırakılırsa boynun çevresindeki halat damarları ve nefes borusunu yavaş yavaş sıkmaya başlar. Dolayısıyla kurbanlar dakikalarca can çekişiyor.

Boğulmak pek hoş değil. İnsan suyun altında nefes almaya çalıştıkça su nefes borusundan ciğerlere dolar ve göğüs patlayacakmış gibi yanmaya başlar. Bir sonraki adım nefes borusunun otomatik olarak kendini kapamasıdır.

Kan kaybından ölmek de eğer ana arterlerden biri kesildiyse hızlı olabilir. Mesela yırtık ya da kesik kalbe giden ana damar olan aorttaysa saniyeler için ölürsünüz. Yetişkinlerin vücudunda 5 litre kan var. 1 litresini kaybetmek vücudun tahammül edebileceği bir durumdur. Miktar 1.5 litreye çıktığında sık nefes almaya, susuz ve zayıf hissetmeye başlarsınız. 2 litreden sonra başınız döner ve bilincinizi kaybedersiniz.

Kalp krizinde göğüs sıkışır çünkü kalp kasları oksijensiz kalır. Ağrı vücudun üst kısmına ve başa doğru yayılır. Mideniz bulanır, tık nefes olursunuz, soğuk terler dökersiniz. Kriz kalbin ritmini tamamiyle bozup durdurduğunda bilincinizi kaybedersiniz.

Yanarak ölmek en beteri. Yangın sırasında alevler nedeniyle değil karbonmonoksit gazından zehirlendiğiniz için ölürsünüz. Eğer bu gazlar bilincinizi kaybetmenize neden olmaz ve alev alev yanarsanız inanılmaz bir acı içinde hayata veda edersiniz. Kimyasal yanıklar da feci. Mesela sülfürik asit önce damarlarınızı yakar, sonra da organlarınızı eritir.

şarkı sözü

gripin dört

bir şarkıya takılmışsan
üstüne çökmüşse sözleri, yanında hüzün
ruhuna ucundan dokunmuşsa
kararmışsa gün gibi aydınlık yüzün
her telefon çaldığında karşındaki yine bir başkasıysa
ağlamak, beklemekten çok kolay bir parça bile umut kalmadıysa

ah kaybolan el değmemiş ruhundu kir tutmayan
ah kaybolan içindeki çocuktu yeri dolmayan

her gece yattığında aklındaki sevgilin değil bir başkasıysa
ve her şeyi unutup uyumak istiyorsan
sığınmak için seçtiğin yer rüyalarınsa
her aynaya baktığında karşındaki sen değil başkasıysa
ağlamak aldanmak kadar kolay
kendine bile bakacak yüzün kalmadıysa

ah kaybolan el değmemiş ruhundu kir tutmayan
ah kaybolan içindeki çocuktu yeri dolmayan

görmüyor musun? kabuk bağlamıyor kanattığın hiç bir yaran
hiç bir zaman geri dönmüyor kaybettiğin onca insan
saat dört olmuş arıyorsun çaresini hüznün kederin
acıdan başka dermanı yok ki boşvermiş bünyeni

şiir

/... Ey Hayat
Bütün öfkem sana bilesin!
Bu damarı çatlayan ar senin
Günahını benim kanımda arama!... /

şiir

нєякєѕ güℓüѕüмü göяüуσя
кιмѕє ѕαναѕιмι göямüуσя...
нєякєѕ ѕєѕιмι ∂υуυуσя
∂üѕüη∂ügüмü кιмѕє вιℓмιуσя...
нєякєѕ уαz∂ιкℓαяιмι σкυуσя
gözуαѕℓαяιмι кιмѕє göямüуσя...
нєякєѕ вєηι tαηι∂ιgιηι ѕαηιуσя
αмα кιмѕє вєηιм кιм σℓ∂υgυмυ вιℓмιуσя!!!

11 Haziran 2009 Perşembe

şiir

Neydi aşk

Hersey ve hiçbşey mi

Bizi bizden alıp ğötürüp sonra harap bırakan bişey mi

Yada arkasından acılar bırakıp

Ğüldüğmüz hatıralara anı diye sarıldığmız bişey mi

Neydi ? nedir bu aşk

Aziz nesin hep haklı mıydı

Biz imkansızlıklarımıza mı aşk diye sarıldık

Biz hep acı çekmeyimi mi istedik esasında

Oysa….

Aşk hiç hisedemediklerini hissetmek

Gözün onu ğördüğünde kalbinin çığlıklar atması

Yanaklarını birden utangaclık sevınç arasındaki çizgide kızarmsı deil miydi

Bütün vücudunun artık askı bilerek yasaması deilmiydi hayatta

Neydi aşk söyle bana gidip gemlerin mi

Anlamsız kavgaların mı

Hiç yokmuşcasına tavırların mı

Nedir bu üstümüze çöken rehavet

Neydi bu hale getiren herseyi

Yıne ben bi hiçim ve yine sende herkes sin…,

Neslihan hodanci

ateş böceklerinin efsanesi

Ateş Böcekleri Efsanesi

Penceresinden; bostanlarla ve yemiş ağaçlarıyla uzanıp giden, boğazın masmavi sularıyla büsbütün güzelleştiğini seyredebileceğiniz bir kulübe vardı. Orada balıkçı Ahmet ağabey ile onun sevgili, hasta karısı Rabia Hanım yaşardı. Tavşanları, tavuk ve horozları ve her zaman kendilerini ziyarete gelen birçok çocukla; yoksulluğu, hastalığı ve yaşantının getirdiği birçok güçlükleri önemsemeden, doğayla sarmaş dolaş ve kuşkusuz onu güzelleştirerek yaşayıp giderdi Ahmet Ağabey. Akşamları yorgun argın, fakat yüzünden eksilmeyen gülüşüyle, konuk yavrulara fileler dolusu yemiş taşırdı. Sonra küçük kulübenin önünde düzenlediği, sevimli çardağın altında, kendi eliyle yaptığı koskocaman kaba saba tahta masanın çevresinde, güle oynaya akşam yemeği yenirdi. Günlerden bir gün; güneşin ortadan kaybolup, göz kırpan yıldızlara, ağustos böceklerinin şarkı söylediği bir sırada, Ahmet Ağabey'in kucağından Mehmet ve Fatoş isimli iki çocuk, çığlık çığlığa leylâk fidanlarının arkasındaki böğürtlenlere doğru fırlayıp, koşmaya başladılar. "ateş böcekleri! Ateş böcekleri!" diye neşeyle haykırıyorlardı. Biraz sonra avuçlarında; gövdelerinden mini minnacık ışıklar saçan, bu sevimli böcekleri getirip Ahmet Ağabey'e verdiler. Rabia Hanım, küçük kulübeden getirdiği, temiz cam kavanoza koydu onları. Ahmet Ağabey:"Bu küçük ışık böceklerini seviyorsanız, onların öyküsünü anlatayım sizlere, ister misiniz?" diye sordu. Afacanlar alçacık hasır iskemleleri, Ahmet ağabey'in dizlerinin dibine çekip, heyecanlı bir merakla onun etrafında halkalandılar.

Vaktiyle üç tarafı yalçın dağlarla, bir yanı uçsuz bucaksız ve derinliklerinde neyin saklı olduğu bilinmeyen, bir ormanla sınırlı, küçük bir vadi varmış. Bu vadide kendi kendinin yağıyla kavrulup duran sevimli bir köyceğiz bulunuyormuş. Köylüler babalarının, dedelerinin ve onlardan daha eski atalarının zamanından beri, o köyden dışarıya hiç çıkmamışlarmış. Kış gecelerinde, yaşlıların öykülendirdikleri, birkaç çılgın avcının, orman tarafından nasıl yutulduğunu anlatan maceraları, ürkerek dinlerlermiş. Fakat zaman; bir yel değirmeni gibi, kanatları arasından ayları, yılları ve nihayet asırları öylesine çevirmiş, öylesine döndürmüş ki, küçük köy giderek kent olmuş, insanlar arttıkça artmış. Bu kadar kalabalıklaşınca ister istemez, ağaçların yemişleri, tarlaların ürünleri, kendilerine yetmez olmuş. Giderek yüreklerindeki merak da öyle büyümüş ki, ormandan duydukları korkuyu nerdeyse unutur olmuşlar. Bu toplumun içinde; genç bir delikanlı, çalışkanlığı, bilgeliği ve sevecenliği ile öylesine tanınmış ve öylesine kendini kabul ettirmiş ki, en sonunda kendisini, yaşlı yöneticiler kurulu tarafından, başkan seçmişler. Bu genç bilge, başkan olur olmaz, büyük alanda, kentin ileri gelenlerini toplayarak, onlara karanlık ormanın bilinmezliğine karşı, savaş açtığını duyurmuş. Yurdun gelişmesine engel olan bu korkulu gücün, mutlaka aşılması gerektiğini heyecanla ifade etmiş.

-"Peki ama" demişler; "Biz buna karşı nasıl savaşabiliriz? İçine girsek, gün ışığı sızmayan yollarında kendimizi yitirmez miyiz? Sonra karşımıza kim bilir nasıl olağan dışı cinler, şeytanlar ve canavarlar çıkacak? Kim bilir vahşi hayvanlar bizi nasıl acılı bir ölüme sürükleyecek? Evet, artık topraklarımız bizi eskisi gibi beslemiyor. Atalarımızdan daha yoksul düştük. Ama hiç değilse yaşıyoruz ya..!"
Bunun üzerine, bilge başkan demiş ki: "Ormanın karanlık sırlarına savaş açtıksa, bütün kentin insanlarını da ormana sürükleyecek değiliz ya! Yaşlılar otursun, gençler ardımdan gelsin"

İleri gelen yurttaşlar hoşnutsuz:"iyi ama, demişler. Gençler gelecek kuşakları hazırlayacak, onları yitirirsek neslimiz tükenir, hepten yok oluruz".
Artık, genç ve bilge başkanın sözlerini dinlemeyerek, yaptıkları seçimden adam akıllı kuşkuya düşerek dağılmaya hazırlanmışlar. Tam bu sırada ileri gelenlerden en kocamışı, titrek sesiyle haykırmış.

-"Durun! Ey kentliler..! Başkan diye seçtiğimiz bu adam tehlikelidir. Ondan görevi geri almazsanız, hepimizi yokluğa sürükleyecek. Kendisini tutuklayalım ve yüce kurulun onu yargılamasını sağlayalım"

Kalabalık, bu sözler üzerine ne yapacağını bilmez durumda, bir ileri bir geri dalgalandıktan sonra, karara varamadan homurdanarak dağılmış.
Genç ve bilge başkan son derece üzgün ve düşünceli evine dönmüş. Birkaç saat sonra, kapısı on-on beş arkadaşı tarafından çalınmış. Onlar demişler ki: "sen bizim inandığımız ve güvendiğimiz başkanımızsın. Biz senin yanındayız. İstersen beraberimize, yeterince azık alalım, pusatlarımızı kuşanalım ve bu geceden tezi yok ormana dalalım. Karşımıza ister in çıksın, ister cin, isterse canavarlar. Gerekirse savaşırız ama bir yol, geçit bulabilirsek belki de ormanın ötesinde yurttaşlarımızı daha mutlu edecek topraklar ve olanaklar elde edebiliriz. Yüce bir amaç için ölsek de ne gam..!"

Böylece, hemen o gece bir gurup yiğit, ormanın içlerine doğru yola düşmüşler. Az gitmişler uz gitmişler. Geçit vermeyen fundaları ve sarmaşıkları baltaları ile keserlerken, genç başkan onlara önderlik ediyormuş. Giderek azıkları bitmiş. Guruptan bir arkadaşlarını zehirli yılan sokmuş. Bir diğerini yırtıcı bir hayvanın pençelerinden kurtaramamışlar. Açlık, yorgunluk, bitip tükenmeyen karanlıkta, yol bulma çabası ve zamanın hiç bitmeyecekmiş gibi uzaması, genç yüreklerdeki isteği, umudu, yok etmiş. Gitgide korku ve kuşkulu yılgınlık, amansızca bastırmış. Bir süre sonra dayanamayıp "Bu orman bitmez, tükenmez!" demişler. Artık genç ve bilge başkandan gayrı, varmak istedikleri amaca inanan kalmamış. Önce ona geri dönmek için yalvarmışlar. Başaramayınca zorlamışlar. Yine başaramayınca "eh artık canımıza yetti! Şu adamı öldürüp elinden kurtulalım..!" demişler. Genç başkan, onların bu halini görünce gözleri yaşarmış. "dostlarım..!" demiş. "biliyorum bu karanlıktan bunaldınız. Dayanacak gücünüz kalmadı. Ama az bir yolumuz kaldı. Buna inanıyorum. Ne olur geri dönmeyin. Beni öldürmeyi dilediniz. Ancak böyle bir şey yaparsanız, varacağımız o güzel amaca gölge düşüreceksiniz. Daha da kötüsü vicdanlarınız, sizden sonra gelen kuşakların bile, paylaşmaktan utanç duyacakları bir sorumlulukla kararacak. Ben ise; yurttaşlarımı mutluluğa kavuşturmak dileğiyle, bunca eziyete katlanmış arkadaşlarıma, böyle bir utancı lâyık görmüyorum. Yalnız sizlerin sevgisi ve iyiliği için çarpmış olan yüreğimi, işte kendi ellerimle göğsümden çıkarıyorum. O yürek, size yol gösterecek ve geleceğizi aydınlatacaktır..!" demiş. Dediğini de yaparak bıçağıyla, yüreğini göğsünden çıkarıp, onlara uzatmış. Genç başkan cansız yere yuvarlanırken; yürek; gerçek üstü, garip ışıklar saçarak, etrafı ve onların izlemesi gereken yolu ve yönü aydınlatıyormuş. Arkadaşları bu olağan dışı olaydan sonra, yürekten çıkan ışıkların gösterdiği yöne doğru, ileri atılmışlar. En önde gidenin uzaktan sesi duyulmuş. "orman bitti. Kurtulduk! Artık herkes mutlu olacak..!"

En geride kalan ise, arkasına dönmüş, yerde hâlâ ışıklar saçarak duran yüreğe korkuyla bakmış. Onu yok etmek için, ayak topuklarıyla ezip parçalamaya başlamış. Yürekten, her tekme yiyişte şuraya buraya kıvılcımlar sıçrıyormuş.

Sonra, Tanrı o kıvılcımlara can vermiş. İşte o gün bu gündür, o yüreğin canlı kıvılcımları, ateş böcekleri halinde, orman karanlıkları arasında, pırıltılı yaşantılarını sürdürürler. Ve o canlı kıvılcımların peşinden yalnızca küçük çocuklar koşar.

Ahmet ağabey gizemli bir gülüşle: "nasıl öykümü beğendiniz mi çocuklar" diye sorunca küçük Fatoş, dedi ki: "ben ateş böceklerini o kadar seviyorum ki, Tanrı'dan bir dileğim var. Onlar bir gece vakti ellerime, yüzüme saçlarıma ve giysilerime konsunlar. Ama ne kadar ateş böceği varsa! O zaman karanlıkta kim bilir nasıl pırıl pırıl, nasıl güzel görünürdüm öyle değil mi?" Ahmet Ağabey güldü: "Eğer insanları o genç bilge başkan kadar sevebilirsen, yalnız ormandaki ateş böcekleri değil, gökyüzünde onlar gibi pırıl pırıl yanıp sönen yıldızlar bile, senin o küçük vücudunu süslemek için yere inerler ve sonra uzayın yüce güneşlerinden bile daha yükseklere, güzelliğin ve iyiliğin saraylarına, seni uçurup götürürler" dedi.

Ahmet ağabey ve hasta eşi Rabia Hanım rahmetli oldu. Küçük çocuklar da çoktan büyüdü. Fakat, o güzel ve sıcak gecenin ateş böcekleri, zihnimizde hâlâ arada bir de olsa, bir yanıp, bir sönüyor.

resme dair bir bakış açısı

bi bakış açısı alıntıdır.....

Resim diğer sanatların hepsinden üstündür. Resim; musiki, şiir ve edebiyattan üstündür. Plastik sanatlar, fonetik sanatlardan üstündür. Nedenine gelince; resmin kullandığı malzeme "ışık"tır. Işık ise, 1 sn. de 360 bin km. hız yapan bir fenomendir. Milenyumda 1 sn.de 3 milyon km.den de daha fazla hız yaptığı anlaşıldı. Neyse, konumuz sanat olduğu için oralara girmeyelim. Biz 19. yy'da bilinen gerçeğiyle (Yani 1sn'de 360 bin km.) devam edelim. Kullanmış olduğumuz boyalar ışık kaynağından gelen, 7 renkli beyaz ışığın 6 rengini yutar, bir rengini serbest bırakır. Bir resmi bir tabloyu duvara asıp, baktığımız zaman o renkler 1sn de 360 bin km. hızla gözbebeğimizden içeri geçip, beynimize girer. Halbuki beynin kendini koruması için dışardan gelen bilgilerin beyin zarı üzerinde en az 3 sn. kalması gerekiyor. Bu 2 sn. içinde beyin değerlendirme hakkını kullanabilir. Ama 1sn. 360 bin km. hızla içeri giren ışık, gözbebeğinin kendini korumasına izin vermez ve doğrudan doğruya bilinç altına işler. Yani beyni şartlar, beyni yıkar. İnsanın buna karşı koruması yoktur. Bu meseleye baktığımız zaman, bütün bu bilgileri en iyi şekilde hazmetmiş ve tecrübeli bir ressamın karşısındakine istediği oyunu oynaması mümkündür. Zaten resim başlangıcında dine hizmet ediyordu. Daha sonra kralların tahtlarını sağlamlaştırmasına, hanedanların yıkılmamasına hizmet etti. Tarihi olaylara da hizmet etti ve onları sabitleştirdi

Şimdi konusu ışık olan resme dönelim. Resme bakan herkes resim karşısında acizdir. İşte onun içindir ki, Resullullah (SAV) heykeli ve resmi yasak etmiştir. Çünkü çok tanrılı sisteme inanan ressamların ortaya koyduğu resim de heykel de çok güçlü bir şekilde, o yanlış mesajı verir ve insanların beynine kazır. Verilen mesajın yanlış olmasının yanında insanların da buna karşı bir koruması yoktur. Bu nedenle, resim ve heykellere karşı insanları korumak için Kabe'deki putları yıkmıştır ve İslam resmi yasak kılmıştır.

Resim İslam'da Hz. Mevlana ile başlar. İslam'da ilk ressam Hz. Mevlana'dır. Musiki de O'nunla başlar. Çünkü İslamiyet'in ortaya çıkışından 800 sene geçmiştir. Artık çok tanrılı inanış biçimlerinin kökü kazınmış ve sanatçıların beyni tek tanrılı dine akortlanmıştır.

Bundan sonra gelecek sanat eserleri –resim ve müzik- insanları yoz ve boz şeylere değil, İslam'ın yüce fikirlerini çağrıştıracağı için yine İslam'a hizmet eder.